Kayıtlar

Bir Puzzle Meselesi

 Uzun zaman yazmayınca - ki bendeki uzun kavramı zaman kavramıyla harmanlandığında mesele yazmak olunca oldukça kısa bir dilime tekabül ediyor- zar zor oluşturduğum dengemin kayışı kopma raddesine geliyor. Eskisi kadar tehlikede ve tetikte hissedip boğulmuyorum ama bir takım hatırlatıcılarım hala kafamın tüm loplarında aktif. Kafamda herkesin kafasında olduğu gibi bir hayal evreni var. Bir insanla tamamlanmak istiyorum. Hayatımda kalmayı başarmış insanlar yapbozumun doğru parçaları; kopup gidenler de yedek parçalar bile değil tamamiyle başka birinin hayat hikayesinin yapbozunun parçaları ya da hiçbir yere ait olmayan yanlış basılmış hiçbir yere uymayanlardan. Hayal evrenimdeki parçalar eksik kalınca yanlış parçayı sürekli oturtmaya çalıştım, daha çok çabalarsam olur; belki benim yapbozumun farklı bir karesine aittir diye kendime inat yorulmalarım oldu. Ve küçüklüğümden beri inandığım ve kuvvetli detaycı hafızama tezat olacak şekilde nerden inandırıldığımı hatırlamadığım o yalancı m...

Yaş Alıyorum

Resim
 Yine kocaman bir seneyi devirdin, neler oldu? İyi misin? Bu birkaç kelime parçasından ibaret soruyu zamanında birilerinden belki de sadece birinden duymayı ne umut eder olmuştum. İyi miydim? Devam edebiliyor muydum? En insani, en doğal ihtiyaçlarımız vardı bu hayat döngüsünde ve bunların karşılanması zaruri olmakla birlikte külfet ya da ağır bir yük olacak olgular değil idi. Geçmiş zaman kipleri kullanmaya ne de çok alıştım ve kabullendim şimdiki gibi. Geçen devrim görse şu anki halimi şaşkınlıktan ağzı bin kere açık kalmıştı. Araya yine konudan kopuk duran ama inanılmaz ölçüde bağımlı kelimeler yerleştirdikten sonra paragrafın akışını bozmadan devam edelim, görünürde. Ne diyorduk? Ha tamam birkaç üst satıra gidip ufak bir Z raporu çektikten sonra kendime diyebilirim ki bu olay bir yük değildi ve ne yazıktır ki geçmiş zamanda belli ki bir mazi olarak kaldı. Artık sevmek, merak edilmek, temas etmek, özlemek dahi bu geçmiş zamanda kalmış birilerimizin karşısında yer alan ötekiler iç...

Ölü Sevgiliye

Resim
 Sevgili, ölümünün üzerinden ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Seninleyken zaman kavramını yitirdiğim gibi sensizken de yitirdiğim evredeyim. Sayardım önceden şu tarihte sevdi beni, şu tarihte sarıldı bana, şu tarihti parmak uçlarıma değdiği... Ne oldu bilmiyorum sonrasında, senin bana karşı kullanmandan en nefret duyduğum kelimeydi oysa ''bilmiyorum.'' Ne sık kullanır oldum. Bilmiyorum... Seninle aramdaki şeyin bir şey dahi olup olmadığını bilmiyorum. Ölümün diye konuşuyorum ama ölüp ölmediğin bile meçhul benim dimağımda. Bir o kadar dirisin tenimde, bir o kadar ölüsün kalbimde.   Sana çok benzer biri ile savaştım evvel zamandan daha evvel bir zamanda. Senin yaşıyor olup o olman korkuttu diyebilirim. Onun sen olduğun gerçeği ile mücadele edemeyeceğimin farkındalığıyla dolu olduğum için senin statünü ölü konumuna getirdim. Umarım gerçekten diri değilsindir. Zira sana benzeyen o adam bende can denen bir şey bırakmadı. Ben bu kadar büyük sevgi karşısında bu kadar zalim bir...

Doğum Günü...

Resim
 Doğum günüm bugün. 22 yıl önce gözlerimi şu an mahkum edildiğim şehirden ve insanlardan inanılmaz ölçüde farklı olan bir şehir ve insanların olduğu bir yerde gözlerimi açtım. Biraz zor olmuş doğumum, annem de ben de hastaymışız bir süre iyileşmemiz gerekmiş ikimizin de.   Doğum günüm bugün. En mutlu olmam gereken, prenses gibi hissettirilmem gereken gün belki de. Ve zamanında yaptığımın karşılığını ince, naif bir tutumla iade edilsin istiyorum, haliyle. Ama öğrenemedim şu 22 yıldır, adaletin tecelli ettiği ve elbet bir gün edeceği yalanına uyanmayı. Bekliyorum işte bir gün olacak diye.  Doğum günleri, iyi ki doğdunlar, bugünler aslında kimin gerçekten hayatımızda kalmayı hak ettiğini çok açık bir şekilde suratımıza çarpan günler bir bakıma. Birçok kişi sizi izler, takip eder, beğenir, içten içe kıskanır ama sizin özel günlerinizde ya da acı anlarınızda kaçı yanınızda olur? Kaçı sahiden çok saf duygularla sarmalar, kaçı gerçekten dosttur, kaçı gerçekten aşıktır, çok ...

VADE...

Resim
 Eşyaların, evlerin, duvarların, gıdaların miadı vardır. Bazılarının belirteç olarak üzerinde ''son kullanma tarihi'' adı altında beliriverir bu miad. Bazen de gözle görülür şekilde solmaya başlar renkler, delikler, yırtıklar yamalanamaz surete bürünür. Küf kokusu nükseder yuva denilen konumun damarlarına. Katlanılamaz olur. Ben ölüyorum, değiştir ve unut beni diye çemkirir yüzümüze.  Beden de çürüyüverir yavaş yavaş. İlk bebek kokumuz silinir yavaş yavaş, tenimiz eskir, kartlaşır, mumyalaşır. Kapatıcılarımız ince çizgilere dolar, ağladığımızda alnımızdaki çizgiler derinleşir. Güldüğümüzde kaz ayaklarımız. Dudak kenarında gamze sanılan çizgiler oluşuverir. Eski bir fotoğrafmışçasına eskiriz. Sararırız, dokundukça tiftikleniriz.  Sigara dumanına sarmalanırız. Bazen rızai, çoğu zaman mecburi. Eskisi kadar iyi nefes de alamayız, nefesimiz de ihtiyarlar. Öksürük olarak kanla bütünleşir, ölümü çiviler sinsi bir verem veya vebaymışçasına hücrelere. Kalp.. ah yok mu o kalp? Ac...

Araf...

Resim
 Herkesin kıyameti ayrı zamanlarda kopar, ölümdür kıyamet. Öldüğün an bu dünyadaki görevini tamamlamış oluyorsun ve sen plan yaparken seni acıyarak izleyen bir şeyler var çevrende. Ne acıdır, kendimizi çok büyük görmemiz ne acıdır her şeyi planladığımız gibi gerçekleştirebileceğimiz yanılgısı...  Herkes kendi hayatının kalemini elbet eline alacaktır derler ya. O kalemi aldığın anda yazacağın şeyler o kaleme işlenmiş olmakta zaten, biz fanilerin yaptığı otomatik, içgüdüsel bir tepki.  Sonra da biz nasıl gururlanır dururuz, Tanrı gibi hisseder dururuz kendimizi. Güç elimizde olduğu an nasıl da gözlerimizin önüne iner o kara perde. Öyle de şey yaparız ki içimizdeki Tanrı ; kara tren derler ya acı haber getirmeden uğramaz haneye. Bazı canların kara treni tabiri caizse bizizdir. Bunun karşısında elimize bir iğ batsa ne dramatize ederiz. Ne de olsa içimizde kötülükten, hırstan, hasetlikten yarattığımız Tanrı  acıdan beslenir, kendisi acı çekme zayıflığını küçük düşürücü bu...

Ya Bir Sızı Var Zamansız Gelip Giden Belki De Gitmeyen

Resim
 Erteleme hastalığı tabiatımızda var, her daim bir şeyleri ertelemeye ne eğilimliyiz. Yükümlülükleri zaman çizelgemizde geniş bir alan varsa en sona fırlatıyoruz. ''Nasıl olsa hallederim.''miş.  Çocukluğumuzdan beri böyle değil mi? Sınavlarımıza da hep son gün çalışmaz mıydık? Hayat öyle bir labirent ki çıkmak için koşuşturuken bunun için hırslanırken aslında çıkışın ölmek bahsiyle tam önümüze açılan kapıyla gün yüzüne çıktığıyla yüzleşiyoruz ve bu noktadan sonra o labirentte kaybolma lüksümüz yok. İnsan denen acz yaratık artık dersleri, sorumlulukları, hobileri, ruh besleyici olguları ertelemekle kalmıyor; insan insanı erteliyor artık. Sonra ne mi oluyor? Hayaller, düşler, uykular, hipnotik etkiler... Sarılmak istemek kafamızın içinde yaşanan bir sara nöbeti halini almaya başlıyor. Ertelendiğin kadar hayal dünyası gerçeğini ele geçirmeye başlıyor. Kalp yorgunluğu başlıyor sonra. Ne de olsa beş parmağın beşi bir olmadığı gibi insanın da insana ayrıksı yönlerinin listesi...